HaberlerSon Dakika Gelişmeleri

Yolsuzlukla mücadele Türkiye’de neden hep aynı yerde düğümleniyor?

Yolsuzlukla mücadele cümlesi her kriz sonrası tekrarlanıyor ama sonuç nedense hiç değişmiyor. Bir hisse emri, bir istifa dilekçesi ve birkaç günde geri ödenen milyarların arkasında çok daha eski bir hikâye var. Devlet aklı nerede zayıfladı, denetim zinciri hangi halkada koptu, liyakat ne zaman rafa kalktı? Yanıtlar rakamlarda değil, sistemin kendisinde saklı.

Yolsuzlukla mücadele, devlet yönetimindeki bütün tartışmaların er ya da geç düğümlendiği ana başlıktır. Eylül ayında yaşanan sermaye piyasası sarsıntısı; Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) ve Devlet Denetleme Kurulu (DDK) gibi denetim yapılarını aynı anda sınadı. AK Parti (AKP) Genel Başkan Yardımcılığından ayrılan eski bakanın hisse işlemleri ise tartışmayı doğrudan liyakat ve ahlak zeminine taşıdı. Bu yazıda erdemli aklın devlet felsefesindeki yerini, denetim zincirinin nerede koptuğunu, iade edilen milyarların hesap verebilirlik açısından anlamını ve şeffaflık için atılması gereken somut adımları ele alacağız. Rakamların ötesinde, liyakatin neden bir tercih değil zorunluluk olduğunu da göreceksiniz. Şimdi meselenin köküne, yani devlet aklının kendisine bakmak gerekiyor.

Devlet aklının temelinde neden erdem ve liyakat var?

Devlet yönetimi, yüzyıllardır iki temel kavram üzerine kurulmuştur. Bunlardan ilki erdemli akıl, ikincisi ise güzel ahlaktır ve ikisi birbirini tamamlamadığında hiçbir kurumsal yapı ayakta kalamaz. Dürüst yönetilen bir devlet, en yoksul vatandaşının hakkını en güçlü kişiye bile yedirmez, çünkü adaletin ölçüsü kişiye göre değişmez. Devlet organlarını liyakatli kadrolara emanet eden bir sistem, kriz anlarında çözümü dışarıda aramak zorunda kalmaz. Türkiye’de sürdürülen usulsüzlükle mücadele tartışmasının en zayıf halkası da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Görevin hak edene değil yakın olana verildiği bir düzende denetim, doğası gereği kâğıt üzerinde kalıyor.

Liyakat yalnızca diploma veya kıdem meselesi değil, aynı zamanda bir sorumluluk kültürüdür. Bir kamu görevlisinin aldığı karar, kendi çıkarıyla toplumun çıkarı arasında seçim yapmayı gerektirdiğinde asıl sınav başlar. Kamu yönetimi uzmanları, bu sınavı kişisel erdeme bırakan sistemlerin er geç çöktüğünü, kuralla çevrelenmiş sistemlerin ise ayakta kaldığını vurguluyor. Türkiye’de görevlilerin mal bildiriminde bulunmasını düzenleyen mevzuat yıllardır yürürlükte olsa da bu bildirimlerin büyük bölümü kamuoyunun gözünden uzakta kalıyor. Denetimin yalnızca kurum içi bir işleme indirgenmesi, en kritik bilgilerin vatandaşa hiç ulaşmaması anlamına geliyor. Şeffaflığın olmadığı yerde ise iyi niyet beyanları tek başına güven üretmiyor.

Tarih, yönetimlerin genellikle ekonomik başarısızlıktan değil, ahlaki aşınmadan yıprandığını gösteriyor. Bir ülkede enflasyon düşebilir, büyüme hızlanabilir ama vatandaş kendisinden farklı kuralların uygulandığını düşünüyorsa bütün göstergeler anlamını yitirir. Yürütülen yolsuzlukla mücadele çabasının inandırıcı olması, sonucun kimin lehine çıktığından bağımsız biçimde aynı ilkelerin işletilmesine bağlıdır. Soruşturmanın muhalefete karşı hızlı, iktidara yakın çevrelerde yavaş işlediği izlenimi doğduğunda hukuk değil siyaset konuşulmaya başlanır. Bu izlenimi kıracak tek araç ise süreç boyunca üretilen belgelerin kamuoyuyla paylaşılmasıdır. Kamuoyunun kanaati, kararlardan çok kararların nasıl alındığına bakarak şekilleniyor.

Türkiye’de denetim mekanizması aslında kâğıt üzerinde oldukça geniştir. Sayıştay kamu harcamalarını, SPK sermaye piyasasını, MASAK mali hareketleri, Kamu Görevlileri Etik Kurulu ise davranış standartlarını izlemekle görevlidir. Sorun bu kurumların yokluğunda değil, aralarındaki bilgi akışının ve yaptırım gücünün zayıflığında yatıyor. Bir kurumun tespit ettiği aykırılık diğerinin dosyasına zamanında girmediğinde, zincir daha ilk halkada kopuyor. Devam eden temiz yönetim mücadelesi açısından asıl reform ihtiyacı da bu koordinasyonsuzlukta düğümleniyor. Kurumların sayısını artırmak yerine mevcutların bağımsızlığını güçlendirmek, çok daha hızlı sonuç veren bir yol olarak görülüyor.

Siyasi irade ile denetim arasındaki mesafe de belirleyici bir başka etken. Denetim organları, denetlediği makama bağlı çalıştığında bağımsızlık iddiası pratikte anlamını yitirir. Atamaların liyakat ölçütü yerine sadakat ölçütüyle yapıldığı dönemlerde raporların sertliği doğal olarak azalır. Sürdürülen yolsuzlukla mücadele iddiasının güç kazanması için denetçinin görev güvencesi kadar mesleki bağımsızlığının da korunması gerekir. Uluslararası karşılaştırmalar, denetim kurumlarının bütçe ve atama bakımından bağımsız olduğu ülkelerde yolsuzluk algısının belirgin biçimde düştüğünü ortaya koyuyor. Türkiye’nin uluslararası şeffaflık sıralamalarındaki yeri de bu yapısal soruna işaret ediyor.

Bütün bu tartışma soyut kalabilirdi, ancak eylül ayında yaşananlar meseleyi son derece somut hâle getirdi. Borsa İstanbul’da iki gün içinde yaşanan sert çöküş, denetim zincirinin sadece teorik değil pratik olarak da zayıf olduğunu gösterdi. Milyonlarca insanın tasarrufunu etkileyen bir dalga, kurumların uyarı sistemleri devreye girmeden önce büyüdü. Verilen tepkiler ise çoğunlukla olay gerçekleştikten sonra alınan tedbirlerden ibaret kaldı. Yürütülen hesap sorma mücadelesi bu yüzden önleyici değil, onarıcı bir karakter taşıyor. Şimdi o zincirin tam olarak nerede koptuğuna bakmak gerekiyor.

Fon dosyası denetim zincirinin nerede koptuğunu gösterdi?

Eylül ayının ortasında değerlerinin şişirildiği ileri sürülen bazı yatırım fonlarında satış talepleri aniden patladı. Endeks 15 ile 16 Eylül’de yüzde 10’a varan bir kayıp verdi ve uluslararası hesaplamalara göre payların toplam piyasa değerinden 51 milyar dolar silindi. Bazı fonların yatırımcıya ödeme yapamayacağını duyurması, sorunu fiyat hareketinden çıkarıp doğrudan bir güven krizine dönüştürdü. SPK 17 Eylül’de tasfiye kararı aldı ve 131 fon işlem sistemine kapatıldı. Yürütülen sermaye piyasası soruşturması kapsamında ise savcılık devreye girerek geniş bir mal varlığı taraması başlattı. Bu tablo, riskin oluştuğu anda değil patladığı anda fark edildiğini açıkça ortaya koydu.

Soruşturma İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bünyesindeki özel bir büro tarafından yürütülüyor ve dosyada ağır isnatlar bulunuyor. İlk aşamada 46 tüzel kişi, 18 fon ve 42 gerçek kişi olmak üzere toplam 106 kişi ve kuruluş hakkında mal varlığı tedbiri uygulanması talep edildi. Daha sonra SPK’nın değerlendirmesiyle 45 firma ve 19 fon üzerindeki tedbirler kaldırıldı, tutuklama sayısının ise 56’ya ulaştığı bildirildi. Adalet Bakanı Akın Gürlek, 1 Temmuz ile 16 Ağustos arasındaki fon çıkışlarının en yüksek tutardan başlanarak incelendiğini açıkladı. Süregelen usulsüzlükle savaşım bakımından bu yöntem, zamanlama analizinin en güçlü teknik araç olduğunu bir kez daha gösteriyor. Ancak aynı veri, olay sırasında da izlenebilseydi zararın çok daha küçük kalacağı yorumları yapılıyor.

Mekanizmanın işleyişi, dosyayı sıradan bir borsa dalgalanmasından ayırıyor. İddialara göre dolaşımdaki payı sınırlı şirketlerin hisseleri önce toplandı, ardından aynı çevrelerin etkisindeki fonlara satıldı. Alıcı ile satıcının aynı halkada buluşması hem hisse fiyatını hem de fonun birim pay değerini gerçek talepten bağımsız biçimde yukarı taşıdı. Getiri tablolarının tepesine yerleşen fonlar yeni yatırımcı çekerek döngüyü kendi kendine besledi ve piramit büyüdü. Devam eden yolsuzluk mücadelesi açısından asıl soru, bu yapının neden aylarca kimsenin radarına takılmadığıdır. Portföy yönetimi uzmanları, dar dolaşımlı hisselere fonlarda tanınan yüksek oranın baştan bir kırmızı bayrak olduğunu belirtiyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, sorunun sınırlı sayıda fonda yaşandığını ve sistemik bir risk bulunmadığını vurguladı. Buna karşın piyasa verileri hasarın hiç de sınırlı olmadığını gösterdi, çünkü 16 ile 29 Eylül arasında yaklaşık 1 trilyon 331 milyar lira piyasa değeri eridi. Oransal kayıp yüzde 10,4 düzeyine ulaşırken BIST 100 endeksi 12 bin 593 puana kadar geriledi ve 9 Mart’tan bu yana ilk kez 12 bin 500 seviyesinin altını gördü. Bir işlem gününde 81 hissenin yüzde 9’un üzerinde değer kaybetmesi, satışın ilgisiz şirketlere de yayıldığını kanıtladı. Etkilenen yatırımcı sayısının 500 bine yaklaştığı belirtiliyor ve bu kitlenin önemli bölümünü küçük tasarruf sahipleri oluşturuyor. Sektör açısından en ağır fatura da temiz çalışan portföy şirketlerinin aynı şüphe bulutu altında kalması oldu.

İade edilen milyarlar hesap verebilirliği tek başına sağlar mı?

Dosyanın siyasi ağırlık merkezini eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya oluşturdu. İddiaları kamuoyuna taşıyan YENİ Parti Sözcüsü Zeynel Emre’nin anlatımına göre 8 Nisan’da hisse başına 255 liradan 250 bin adet Özata Denizcilik payı alındı ve bunun için toplam 63 milyon 359 bin lira ödendi. Aynı paylar eylül ayında 4 bin 482 lira seviyesinden satıldı, sistemden çekilen tutar ise 1 milyar 344 milyon lirayı buldu. Yaklaşık 4 aylık sürede 20 katını aşan bu getiri, olağan bir yatırım performansıyla açıklanamayacak kadar keskin bulundu. Yürütülen yolsuzlukla mücadele iddiasının sınandığı nokta da tam burası oldu, çünkü mesele artık teknik değil siyasi bir sorumluluk tartışmasıydı. Kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmadığı sürece masumiyet karinesinin geçerliliğini koruduğu ise hatırda tutulmalı.

İddiaların yayılmasının ardından Kaya, 27 Eylül’de parti içindeki görevlerinden affını istedi ve talebi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edildi. Kısa süre sonra ekonomi basınına yansıyan bilgilere göre çift, elde ettiği öne sürülen yaklaşık 2,2 milyar lirayı Hazine ve Maliye Bakanlığının bildirdiği hesaba aktardı. Bu hamle kimilerine göre sorumluluğun kabulü, kimilerine göre ise yasal bir kalkan arayışı olarak okundu. Sıradan bir çalışanın ömrü boyunca göremeyeceği bir tutarın birkaç günde geri ödenebilmesi, tartışmanın ahlaki boyutunu daha da sertleştirdi. Sürdürülen yolsuzlukla mücadele iddiası bakımından asıl soru, iadenin hukuken hangi kapıyı araladığıdır. Çünkü ödeme yapılmış olması, adli sürecin kendiliğinden sona ereceği anlamına gelmiyor.

YENİ Parti Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, ödenen tutarın yetersiz olduğunu savunarak tabloyu farklı bir yere çekti. Günaydın’ın değerlendirmesine göre 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu uyarınca haksız elde edilen menfaatin 2 katının, yani 4,4 milyar liranın ödenmesi gerekiyordu. Aynı düzenleme, ödemenin kurul kararının tebliğinden itibaren 15 gün içinde yapılmasını şart koşuyor. Muhalefet ayrıca götürülen paranın aynen iade edilmesiyle bütün soruşturmalardan muafiyet sağlanıp sağlanmayacağını sordu. Hukukçular ise idari yaptırım ile cezai sorumluluğun ayrı yollar olduğunu, örgütlü suç isnadı bulunan dosyalarda temiz yönetim mücadelesi açısından etkin pişmanlığın aynı sonucu doğurmayabileceğini belirtiyor. Bu yorum farkı, bundan sonraki bütün benzer dosyaların teamülünü belirleyecek kadar kritik.

Süreç 29 Eylül’de yeni bir aşamaya geçti ve Başsavcılık, çiftin tüm mal varlıklarının dondurulmasına ilişkin yazının ilgili kurumlara gönderildiğini duyurdu. Burada hukuki bakımdan çok önemli bir ayrım bulunuyor, çünkü savcılığın kurumlara yazı yazması ile mahkemenin kesinleşmiş bir dondurma kararı vermesi aynı şey değil. Talebin yetkili makamlarca ayrıca değerlendirilmesi gerekiyor, dolayısıyla gelişmenin dondurma talebi biçiminde aktarılması daha doğru bir anlatım sayılıyor. Yürütülen yolsuzlukla mücadele sürecinde bu nüansın korunması, hem kamuoyunun doğru bilgilenmesi hem de telafisi zor itibar kayıplarının önlenmesi açısından belirleyici. Haberciliğin ölçütü, iddiayı kararmış gibi sunmamak ve her aşamayı kendi hukuki adıyla anmaktır. Aksi hâlde kamuoyu yalnızca bilgisiz değil, aynı zamanda güvensiz kalır.

Siyasi irade tarafında da ardı ardına adımlar atıldı. Kabine toplantısında Adalet Bakanı ile Hazine ve Maliye Bakanının sunumlarının ardından, tasfiyesine karar verilen fonların koordinasyonu için Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında tam yetkili bir kurul oluşturuldu. Erdoğan ayrıca DDK’yi görevlendirdiğini duyurarak denetimin en üst düzeyde işletileceği mesajını verdi ve yanlış yapanlarla yolların ayrılacağını söyledi. Kurumsal yönetim uzmanlarına göre böyle bir yapının başarısı yetkisinin genişliğinden çok, bulgularını kamuoyuyla paylaşma iradesine bağlı olacak. Devam eden rüşvet ve usulsüzlükle mücadele çabası, sonuç raporları açıklanmadığı sürece kısa sürede inandırıcılığını yitirme riski taşıyor. Kamuoyuyla paylaşılan bir araştırmada katılımcıların yüzde 89’unun ülkede ileriye doğru bir sıçrama göremediğini söylemesi, bu riskin ne kadar yakın olduğunu gösteriyor.

Liyakat ve şeffaflık için atılması gereken somut adımlar

Düzenleyici tarafta atılacak ilk adım, fon değerleme ve likidite kurallarının sıkılaştırılması olmalı. Dolaşımdaki payı sınırlı hisselere fon portföylerinde tanınacak azami oranın daraltılması, benzer şişirme döngülerinin tekrarını doğrudan zorlaştırır. Bağımsız değerleme raporlarının, günlük likidite testlerinin ve stres senaryolarının kamuya açık hâle getirilmesi şeffaflığı somut biçimde artırır. İçeriden öğrenilen bilginin kullanımını tespit etmek için anlık işlem izleme altyapısının güçlendirilmesi, gecikmeli denetimden doğan zararı büyük ölçüde azaltabilir. Portföy yönetim şirketleri ile ihraççı şirketler arasındaki ortaklık ilişkilerinin net biçimde ayrıştırılması ise kalıcı çözümün temel taşı sayılıyor. Bu adımlar atılmazsa benzer bir sarsıntının farklı bir isimle geri dönmesi kuvvetle muhtemel.

Kamu görevlilerine ilişkin kurallar da yeniden ele alınmayı bekliyor. Görev süresi boyunca doğrudan hisse alım satımının sınırlandırılması, birçok ülkede uzun süredir uygulanan bir standart olarak öne çıkıyor. Varlıkların bağımsız bir yöneticiye devredildiği kör yatırım hesabı modeli, çıkar çatışmasını daha doğmadan ortadan kaldırma iddiası taşıyor. Mal bildirimlerinin belirli aralıklarla güncellenmesi ve kamuya açılması, denetimi doğrudan vatandaşın eline veren en etkili yöntem olarak gösteriliyor. Böyle bir çerçeve bulunsaydı bugün tartışılan işlemlerin daha ilk aşamada görünür olacağı yaygın biçimde dile getiriliyor. Önleyici kurallar, kriz sonrası soruşturmalardan hem daha ucuz hem de toplumsal maliyeti çok daha düşük bir yol sunuyor.

Bireysel yatırımcının alması gereken önlemler ise sade ama en az o kadar hayati. Bir fonu satın almadan önce portföy dağılımının hangi paylardan oluştuğuna, bu payların günlük işlem hacmine ve halka açıklık oranına bakmak temel alışkanlık hâline getirilmeli. Getiri sıralamalarının tepesinde yer alan ve kısa sürede olağan dışı performans gösteren ürünlerin aynı hızla geri dönebileceği akılda tutulmalı. Tek bir fona ya da tek bir sektöre yığılmak yerine dağıtım yapmak, temerrüt riskine karşı hâlâ en etkili korunma yöntemi. Kamuyu Aydınlatma Platformu bildirimlerinin düzenli takibi, ortaklık yapısındaki ani değişimleri erken fark etmeyi sağlıyor ve fon içtüzüklerindeki çıkış koşulları kriz anında paraya erişimi belirliyor. Finansal okuryazarlığın yaygınlaşması, hiçbir denetim reformunun tek başına sağlayamayacağı bir koruma katmanı üretiyor.

Uluslararası boyut da göz ardı edilemeyecek kadar belirleyici. Yabancı yatırımcı için asıl ölçüt endeksin bir haftalık performansı değil, kuralların herkese aynı biçimde uygulanıp uygulanmadığıdır. Tedbirlerin önce geniş tutulup sonra hızla kaldırılması, hukuki belirsizlik algısını besleyerek risk primini yukarı taşıyabiliyor. Buna karşılık soruşturmanın bağımsız ve ayrımsız yürütüldüğünün belgelerle gösterilmesi, orta vadede piyasanın en güçlü itibar kazanımı olur. Büyük sanayi gruplarından gelen uyarılarda da vurgulandığı üzere, Türkiye’nin küresel finans ve ticaret sistemindeki yeri doğrudan kurumsal güvenle bağlantılı. Sermayenin en hızlı terk ettiği yerler, kuralların kişiye göre değiştiği düşünülen piyasalardır.

Sonuç olarak bu dosya, bir borsa olayından çok bir yönetim sınavı niteliği taşıyor. Erdemli akıl ile güzel ahlak devlet pratiğine yerleşmediği sürece, kurulan her yeni kurul yalnızca bir sonraki krize kadar iş görür. Liyakatin yeniden ölçüt hâline gelmesi, denetçinin bağımsızlığının güvenceye alınması ve bulguların kamuoyuyla paylaşılması birbirini tamamlayan üç zorunluluktur. İddianamenin içeriği ile iade edilen tutarın hukuki karşılığı, önümüzdeki dönemin en belirleyici iki başlığı olarak öne çıkıyor. Toplumun büyük çoğunluğunun ilerleme göremediğini söylediği bir iklimde, hesap verebilirliğin somut biçimde gösterilmesi her ekonomik paketten daha güçlü bir onarım aracı olacaktır. Bu dosyanın sonu, yalnızca birkaç ismin değil devlete duyulan güvenin de geleceğini yazacak.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Sitemizin devamlılığı için lütfen reklam engelleyicinizi kapatın